Ercan Akbay -2

-İkinci sergi?
-İki yıl sonra 1989’da, Mülkiyeliler Birliği’nin Kuruçeşme’deki Sanat Galerisinde bir kişisel resim sergim daha düzenlendi. Bu serginin açılışına gazeteciler, eleştirmenler de gelmişlerdi, hatırlıyorum, bir-iki gazetede haber çıkmıştı. İkinci sergimin başlığı, ‘Tarifsiz kederler içindeyim’ adlı bir resmin adını taşıyordu. Bu sergide bir öncekinden daha soyut çalışmalar yer alıyordu. Elinizdeki dosyada bulunan ‘Bir gecelik aşk’ yine guaşla kağıt üzerine çizilmiş ve az renkle çok şey anlatmaya çalıştığım resim, yine bir şarkının sözleri üzerine kurulmuş olup, sanıldığı gibi bir fuhuş anını betimlemenin ötesinde, derin ve duygu dolu olmasına rağmen devam etme imkânı bulunmayan bir aşkı anlatmaktaydı.

-İlkinden iki yıl aradan sonra gerçekleşen bu ikinci serginizi de Avukat Necdet Bey mi düzenledi?
-Açık konuşmak gerekirse; 80’li yılların sonuna doğru, henüz otuzumda bile değilken ve genç bir iş adamı olarak başarıdan başarıya koşarken, üstelik sanatsal olarak kendimi daha iyi ifade edeceğimi sandığım bir dünyanın, müzik dünyasının içindeyken, ancak Necdet Bey’in beni iteklemesiyle resim yapar hale gelmiştim. O, benim yaratıcı bir ressam olabileceğime ve bu dalda kariyer yapmam gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden, önüme sergi gibi zorlayıcı hedefler koyarak resim çalışmaya devam etmemi sağlamaya çalışıyordu. Her neyse işte; sonuç olarak 1989 yılının Şubat’ında, ikinci kişisel sergim Kuruçeşme’de Mülkiyeliler Birliği Sanat Galerisi’nde açıldı. Sevdiğim şairlerin o şahane şiirlerine göndermelerle dolu, şık bir sergi oldu; piyanist bir arkadaşımın yumuşacık doğaçlamaları eş eşliğindeki kokteyl ve sonrasında üç hafta boyunca en yeni resimlerim orada sahneye çıktı.
Bense tarifsiz kederler içindeydim.


kötü olan benim / I’m the one who’s bad - 100X50cm
duralit üzerine yağlıboya / oil on hardboard

 

-Daha ziyade figüratif çalışan bir sanatçı olarak, resim tekniğinizi daha çok geliştirmeyi hiç düşünmediniz mi?
-Resim eğitimi almadığım halde, bir insanın yüzüne istediğim ifadeyi verebilecek kadar fotografik bir hafızam ve teknik becerim vardır. Ancak resimlerimde realist ve alışılagelmiş figürleri kullanmak istemiyorum, kurgularımı içimden geldiği gibi, pervasızca anlatmayı tercih ediyorum. Klâsik bir resim eğitiminin bu ifade özgürlüğünü bozabileceğinden korkuyorum galiba...


topmodel / the top model - 70X50 cm - tuval üzerine yağlıboya / oil on canvas

-Resim yapmayı bırakmanız bu sergiden sonra mı oldu?
-Aslında hayır. Tek tük de olsa, yurt dışında da olsa, doksanlı yılların ortalarına kadar resim yapmayı sürdürdüm, çünkü çizmek, boyamak benim için anlatmak, ifade etmekti ve hayatımdaki en önemli ihtiyaç her zaman bu oldu. Kim ne derse desin, öykülerimi anlatmaya devam edecektim. 1996 yılında polisiye romanlar yazmaya başladığımda, resim yapmayı tamamen bıraktım; fırçanın yerini kalem almıştı çünkü...

fetiş nesnesi / fetish object - 70X50cm - tuval üzerine yağlıboya / oil on canvas

 


bir gecelik aşk 50X35cm - kağıt üzerine guaş

-Resimlerinizde hangi sanat akımını ya da tarzı benimsediniz?
-Ne kitaplarımda ne de resimlerimde, herhangi bir akımı, ekolü ya da felsefeyi izlemedim. Bu tür kısıtlayıcılıklardan hep kaçınırım. İlk gençlik çağlarımda anarşist felsefeye inandım; Godwin ve Proudhon benim için hâlâ bilge adamlardır. Kitaplarımda Bakunin’in manifestolarını ve Tolstoy’un fikirlerini içeren göndermeleri birçok kez kullandım. Bunun dışında, bazı dönemlere ait resimlerimi naif-ifadecilik ve soyut-ifadecilik diyerek kategorize edenler de oldu. Ancak, bilinçli olarak bir sanat ekolüne dâhil olmak üzere çaba gösterdiğimi hiç hatırlamıyorum.

-Gelelim doksanlı yıllara ve üçüncü kişisel resim serginize…
-İkinci sergimden iki yıl sonra, 1991’de Maarifliler Evi’nde açtığım kişisel sergi ‘Yaz Gecesi’ adını taşımaktaydı ve o dönemde yeni yayınlanmış olan müzik albümüme adını veren şarkı sözünün üzerine kurulmuş kompozisyonumdan ve aynı üsluptaki işlerimden oluşuyordu.

-1991 yılındaki bu üçüncü kişisel serginiz başarılı oldu mu? Nasıl tepkiler aldınız?
-Ne yaparsam yapayım, resimlerim ne kadar beğenilirse beğenilsin, şehirdeki sanat çevresinin beni içine kabul etmesine olanak yoktu. Akademiden mezun değildim, bir ressam hayatı yaşamıyor ve birkaç sanatsever arkadaştan başka, resimle uğraşan kimseyi tanımıyordum. İşlerim alışılmış Türk resminden farklı bir üsluptaydı ve üstelik profesyonel bir sanatçı olmak için gereken adımları atmayan ve ayrıca, rekabetten hoşlanmayan ve hiç kariyer hırsı olmayan kişilikte birisiydim. Ne yarışmalara katıldım, ne reklam peşinde koştum, ne de basında, radyoda, şurada burada göz boyacılığı yaptım... Bütün bunlar bir araya geldiğinde, Türkiye gibi bir yerde ismimi duyurmam bir mucize olurdu zaten. Bu yüzden, o yıllarda, birkaç kişi dışında,-bir ressam olarak beni kimse yeterince ciddiye almadı.
Kaldı ki sanat dünyasında kuralların, şartnamelerin, yasaların, kalıpların ve otoritelerin var olmasından hiç hoşlanmayan biriydim. Bu konularda yarışmalar düzenlenmesi, jürilerin kurulması ve uzmanların değerlendirmeler yapması dahi bana itici geliyordu. Bu yüzden, hayatımda sanat ile ilgili hiçbir yarışmaya katılmadım. Resim, edebiyat ve beste yarışmaları gibi etkinlikler düzenlenmesini doğru bulmuyorum. Eğer sanata destek olunmak isteniyorsa bunun daha etkin yolları aranabilir. Müzik, heykel ve resim gibi çok sübjektif yoruma hitabeden alanlarda, sanatçı adaylarını desteklemek adına, aralarında rekabet ve kıskançlıklar oluşturarak insanları birbirine kırdırmaya çalışmanın garip bir teşvik anlayışı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca; çağdaş görsel sanatlar, müzik ve edebiyat tarihi defalarca göstermiştir ki, otoritelerin, eleştirmenlerin, uzman ve jürilerin yerden yere vurduğu sanat eserleri bir şekilde pazara sunulduğunda, çoğu zaman tam tersi şekilde değer bulmuştur.
Arif olan bunu anlar...

-Sizin bir de yurtdışı resim faaliyetleriniz var. Biraz da bundan bahsedebilir miyiz?
-Doksanlı yılların başında, yaptığım İtalya seyahatlerinden birinde kurduğum temas sonucunda Milano’daki yerel ressamların karma sergilerine katıldım. Luca Pignatelli ve Lithian Ricci gibi, büyük İtalyan geleneğini sürdüren Milanolu akranlarımla aynı galerileri paylaştım. Yaptığım resimlerin Türkiye’de olduğundan daha fazla ilgi topladığını gördüm ve şunu anladım ki resim yapmak bir kültür ve gelenek işidir. Bizim sanatçılarımızı küçümsemek istemiyorum, ancak bizde hâlâ kırsaldaki doğayı ve köylü kadınları betimlemekten başka konu çalışamayan ressamlarımızın dünyalarının küçüklüğüne şaşırıyorum. Yerelliğin üzerine hayal gücü katarsan ve farklı bir şeyler yaratırsan ancak o bir resim olur. Dünya arenalarında kendini kabul ettirmiş güçlü ve yetenekli, bir avuç ressamımızı hariç tutarsak, Türk resmi için görünen durum budur.
Daha ne diyeyim?


aşk dediğin lâftır / love is just a word - 100X50cm
duralit üzerine yağlıboya / oil on hardboard

-Yurtdışı sergiler ne kadar sürdü?
-İstanbul’da yaşamak zorunda olan birinin, misafir olarak bulunduğu ve ancak vize alarak girebildiği bir başka ülkede resim sergilemeye çabalaması yorucu ve uzun sürdürülemez bir faaliyetti, bu yüzden, çabalarım birkaç yıl içinde kendiliğinden sonlandı.
Müzik dönemi 90’lı yılların ortalarında bitmiş, Necdet Bey vefat etmiş, ben şirket işlerinin ve müzik kayıtlarının yanı sıra, iyiden iyiye yazarlığa girişmiştim. Çevremdeki insanların bütün ısrarlarına rağmen on yıldan uzun bir süre boyunca resim yapmadım.

sayfa1

  sayfa3